Söylemez Sultan

Zeytin_Sonbahar9
            Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde, bir padişahın, bir oğlu varmış. Gününü gün eder, hiçbir iş tutmazmış. Sarayın önünden gelip geçenlerle, körpedir, yaşlıdır demez, önüne gelenlerle alay edermiş. Şehzade olduğu için hiç kimse, ona bir şey diyemezmiş.
            Günlerden bir gün, bu şehzade, pencereden dışarıya bakıyormuş. Bu sırada yaşlıca bir kadın, elinde güğümü, sarayın önündeki çeşmeye, su doldurmak için gelmiş. Musluğa, testisini dayamış. Tam bu sırada, aklı havada, gönlü eğlencede olan Şehzade, attığı taşla, yaşlı kadıncağızın testisini kırmaz mı?
            Yaşlı kadın küplere binmiş. Binmiş ya, öfkesini kusacak birini ararken, bir de bakmış, penceredeki şehzadeyi görmüş. İçini çekmiş, söylemiş;
            – Dilerim Allah’tan, Söylemez Sultan’a aşık olur, derdine yanıp tutuşursun!
            Demiş, demesine ya, durmamış, oradan ayrılıp gitmiş.
            Zaman, su gibi akmış. Günler gelip geçmiş.
            Geçmiş ya?
            Şehzade’nin de içi yanmaya, gönlü tutuşmaya başlamış. Derken de, Söylemez Sultan’a aşık olmuş. Yemeden, içmeden kesilmiş. Bir deri, bir kemik kalmış. Yüreğindeki sırla yanmış, kavrulmuş. Padişah, biricik oğlunun, gözünün bebeğinin gün geçtikçe zayıfladığını görmüş. Sorup soruşturmuş, ne akranlarından, ne yâranlarından, ne de başkalarından bir karşılık alamamış. Baba yüreğidir, taş değil ya, yufka gibi olmuş, dayanamamış. Bir gün, oğlunu karşısına alıp sormuş:
            – Gözümün bebeği, gönlümün umudu, biricik şehzadem! Senin bir derdin var. Bunu, her halinden anlıyorum. Gittikçe etten, kemiğe dönmektesin. Başkalarını bilemem ama, derdinin çaresini, bilirse bir baban bilir. Derdini saklama! Söyle bana!
            Der demez, padişahtan arka bulan Şehzade:
            – Ben, Söylemez Sultan’a aşık oldum, demiş.
            – Söylemez Sultan, kimmiş? Onu nerede gördün?
            – Görmedim. İşittim!
            – Görmeden, insan birine aşık olur mu?
            – Ben oldum, baba! Eğer iznin olursa, bana destur verirsen, onu aramaya çıkacağım.
            – Ya sarayım, tahtım?
            – Taht da, saray da, şayet onu bulamazsam, bana haram olsun!
            – Aşığın gözü kördür, derler. Bilirim. Var, gönlünün umuduna yürü. Dileğinin ilmeğinde örselen. Fakat küçüksün, ufacıksın. Yol bilmez, iz süremezsin. Yanına bir muhafız vereyim. Seni, öyle yolcu edeyim.
            Şehzade, muhafız, kılavuz istememiş. Ertesi gün, yola düzülmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sel gibi akmış, yel gibi uçmuş. Günün birinde bir köye yolu düşmüş. Köyün girişindeki ulu bir ağacın dibinde oturan, bir ihtiyara rastlamış. Ona selâm vermiş, ondan selâm almış.
            İhtiyar;
            – Nereden geliyor, nereye gidiyorsun oğul? demiş.
            – Kafdağı’nın ötesinden bu yana geliyorum. Dertliyim, baba!
            – Derdini söylemeyen, dermanını bulamaz.
            – Söylemez Sultan’ı arıyorum.
            – Senden önce de onu, dal gibi, fidan gibi çok delikanlılar aradı. Fakat görüşemediler.
            – Siz, bana bir iyilik yapın. Onu biliyor, tanıyorsanız, bana yerini söyleyin.
            – Ne yapacaksın?
            – Onunla evleneceğim.
            – Başına felâket gelir!
            – Neden?
            – O sultan, hiç konuşmaz. Onu, diğerleri gibi sen de konuşturamazsan, seni öldürürler. Sana da yazık olur. Birçok delikanlılar, onun uğruna yok yere ölüme gittiler.
            – Bir eksik, bir fazla! Bundan ne çıkar? Benim içim yanıyor baba. Bana yol göster.
            İhtiyar, ayaklanıp, köyün yakınındaki evine götürür Şehzade’yi. Sofra kurulur, yerler içerler.
            Şehzade’yi yolcu eden ihtiyar;
            – Daha üç şehir geçeceksin, dördüncü şehre varınca, parıl parıl yanan, çevresini aydınlatan bir saray göreceksin. O sarayda, aradığını bulacaksın. Bu, felâketin de olur, saadetin de olur. Sana canım ısındı, kanım kaynadı. Seni gözüm tuttu. Al, bu papağanı. Yolda sana yük olmaz. Sıkıştığın zaman sana yardım eder, demiş.
            Gün kaybolur, ay doğar. Günler, günleri kovalarmış.  Derken, Şehzade, dördüncü şehre gelmiş. Varıp padişahın huzuruna çıkmış.
            Padişah;
            – Delikanlı, dileğin nedir? demiş.
            – Kızınızla evlenmek istiyorum.
            – Demek onca yolu, bu uğurda göze aldın?
            – Evet!
            – Baştan söyleyeyim. Daha sonra, bin dereden su getirip yok duymadıydım, yok işitmediydim demeyesin. Benim, bazı şartlarım vardır. Kızım, hiç konuşmaz, gülmez. Onu güldürecek ve de konuşturacaksın. Bunu başardığın gün, dünyalar incisi kızım senindir. Yok, eğer başaramazsan, seni, konusunda ün salmış, nice kelleler kopararak nam almış cellatlarıma teslim eder, işini bitirtirim.
            Şehzade bu ya, ucuz lâfa pabuç mu bırakır?
            Korkusuz;
            – Her şeye razıyım, demiş.
            Yorgundur diye, onca yoldan geldi diye, o gece, muhteşem sarayda ağırlanmış. Ölçüp biçmiş, tartmış. İnce fikre dalmış. Sabahı beklemiş. Derdini, papağana anlatmış.
            Papağan dile gelmiş, söylemiş:
            – Gün ola, harman ola!
            Ertesi gün, papağanı ile birlikte, kızın sarayına varmışlar. Bekletmemişler, onu, hemen sultanın yanına götürmüşler. Sultan, ay parçası, nur pınarı gibi karşısına çıkmış.
            Şehzade, papağanına;
            – Bana bir masal anlat, demiş.
            Papağan dile gelmiş, anlatmış:
            – Bir marangoz, bir kuyumcu, bir terzi ve bir hoca varmış. Vaktin birinde bunlar, beraberce yola çıkmışlar. Gece olunca, nöbetleşe nöbet tutmuşlar. Önce marangoz, nöbet tutma sırasını almış. Vakit geçirmek için, tahtadan bir bebek yapmış. Sonra terzi, nöbeti almış. Tahta bebeğe güzel bir elbise dikmiş. Daha sonra kuyumcu, bu bebeği mücevherle süslemiş. Sıra hocaya gelmiş. Hoca da, Allah’a duâ ederek, bebeğe can istemiş. Allah, hocanın duâsını kabul etmiş. Sabah olmuş, diğerleri de uyanmışlar. Hocanın yanında, dünyalar güzeli bir kız görmüşler. O kız, parlak aydan bile güzelmiş. Marangoz, bu kız benimdir demiş. Terzi, hayır benim demiş. Kuyumcu da durur mu? O da ayak diretmiş, siz kim oluyorsunuz? Bu kız, benimdir demiş.
            Bu noktada papağan, az susmuş, biraz beklemiş. Şehzadeye dönüp sormuş:
            – Bu kız, kimindir?
            Şehzade, atılmış:
            – Marangozundur!
            Papağan üste çıkmış, tekrar demiş:
            – Terzinindir!
            Yok onundur, yok bunundur derken, aralarında kavga başlamış. Gürültüler ayyuka çıkmış.
            Odaya padişah ve adamları girmiş. Tartışmaya onlar da katılmışlar. Bu kavgadan sıkılan Söylemez Sultan, araya girmek için dile gelmiş, söylemiş;
            – Bu kız, hocanındır! demiş.
            Alkış, tufan! Sarayda sanki yer, yerinden oynamış. Her yana muştucu tellallar çıkarılmış. Düğünümüz var diye.
            Yalanım varsa, kör olayım. Ben de o düğüne çağrılıydım. İşte bakın, heybemde üç elma getirdim. Biri çağrıyı duyana, biri düğüne gidene, biri de bu masalı size anlatana.
            Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Guller

12345...72

Yorumlar

Yazdıklarım

Toplam Gelişler

Şimdiki Ziyaretçiler

Il y a 1 visiteur en ligne

Albümlerim

  • Album : Zeytin
    <b>Zeytin_Sari_Cigdemler1</b> <br />
  • pas de droits sur l'album 315765
  • Album : Azap
    <b>Azap Artezyen</b> <br />
  • Album : Doğanbey
    <b>Doğanbey Ördekler</b> <br />

Saisonillusion |
Ines and the art |
Kmeleone |
Unblog.fr | Créer un blog | Annuaire | Signaler un abus | Mosqueman0
| Reve de sculpture
| Marinstatues